Futboldan başlayan hastalık, toplumun bedenine hızla yayılmış gibi. Önce kelime haznemizi kaybettik. …
Rekabet kültürünü kaybetmek
Futboldan başlayan hastalık, toplumun bedenine hızla yayılmış gibi. Önce kelime haznemizi kaybettik. Kendimizi ifade edemez, derdimizi anlatamaz olduk. Sonra klişeler ve kalıplar üzerinden başkalarının cümlelerini kurduk. Anlaşılamamak kadar anlayamamak ta canımızı sıkar oldu. Entelektüel birikimimiz yetmeyince de küfretmeye başladık. Küfürler kavgaları, kavgalar kan davalarını doğurdu. Artık kimse rakip değil. Herkes düşman. Üzerine adalete olan güven de yok olunca, öfkeli gruplar halinde sokaklarda dolanıyoruz. Birbirimize patlamaya hazır bombalar gibi. Sokaktaki fiziksel şiddet, sanal ortamda hakaretler.
Son dönem de kendi twitlerime ve facebook durum güncellemelerime bakınca bu kervana ben denizin de katıldığını fark ettim. Durum çok vahim, yazdıklarım kadar sildiklerim de var! Öfke kusuyorum, kusuyoruz. Web 2.0 ile içeriğin kullanıcılar tarafından özgürce oluşturulacağını düşleyen beyinler bu günleri görebilmişler miydi acaba ? Son bir iki yıl içerisinde bizler tarafından yaratılan içeriği analiz edebilsek mesela, en çok hangi kelimeler kullanılmıştır. İşin kötüsü bu medeniyet ile büyüyen çocuklar nasıl bir kelime dağarcığı ve hastalıklı bir psikoloji ile gelişiyorlar. Aklı başında yetişkinler bile bu kadar etkilenirken gerisini siz hesaplayın…
Dedik ya rekabet kültürünü kaybettik. Kendi gelişimimizi, rakiplerimizi aşağılayarak sağlıyoruz! Hedefler soluklaştı, planlar yok oldu. Amaç sadece bir adım önde durmak. Ya da en azından öyle görünmek. Bizi daha iyi olmaya zorlayan değerli rakiplerimiz yok artık. Tepki duyduğumuz ve gösterdiğimiz düşmanlar var. Siz tehlikenin farkında mısınız bilmiyorum, ama kendimizi tanımladığımız şeylerde değişti. Hükümler vererek konuşuyoruz, öğrenmek için değil tasdikletmek için sorular soruyoruz. Artık sadece biliyoruz, öğrenmek için ne vaktimiz var, ne de enerjimiz. Hata yapmaya, yanlış yapmaya tahammülümüz yok. Deneme ve yanılma, yol alma, risk alma yok! Bol bol eleştiri. Ve hiç biri öz eleştiri değil. Düşmanlarımızın hatalarına odaklı yaşıyoruz.
Üretimin yerini yok etme aldı. Tüketim bile demiyorum, yok ediyoruz diyorum. Hoşumuza gitmeyen her şeyi ölesiye eleştiriyoruz. Bize benzemeyene, bizden olmayana tahammül yok. Hakkaniyet, adalet, doğruluk kelimeleri sözlüklerimizden silindi. Sadece işimize geleni görüyoruz, duyuyoruz, anlıyoruz. Herkes artık daha aceleci, daha aç gözlü ve daha çıkarcı. Önce rakiplerimizi, sonra toplumu ve en nihayetinde kendimizi yok ediyoruz… tehlikenin farkında mısınız ?
We used to rock!
Efendim,geçtiğimiz iki ayda, Bilen Adam ‘ı İstanbul ‘a taşıdık. Yeniden kurduk desek daha doğru olur. Teknokent e taşınma hikayesi başka bir yazı eder, benim değinmek istediğim konu ise bu yeni düzenin bünyedeki etkileri.
Düzenli bir hayat iş hayatının olmazsa olmazı. Hele bir de evliyseniz daha bir sorumluluk sahibisiniz demektir. İş hayatının genel saçmalıkları işte. Kendilerini inandırdıkları yalanlara, sizi de inandırmaya çalışan bir sürü insanla dolu iş hayatı. İlk seferinde kimin uydurduğu unutulmuş yalanlara hayatını adayan insanlar. Hele iş hayatının piramidinde ne kadar altta ise o kadar ruhuyla bağlı.
10 yıllık profesyonel programcılık hayatım da, bilgisayar oyununda ilerler gibi bu piramidi tırmanıyorum. Stajerlikten şirket kurmaya kadar, önce kendime sonra da karşıma çıkan herkeze saygı duyarak birşeyler öğrenmeye çalıştım. Nede olsa benimkisi “unorthodox” bir macera oldu şimdiye kadar. Bu yolda ilerledikçe insanların söylediklerinden çok söylemediklerine dikkatimi yönelttim. Yaptıkları kadar yapmadıkları, yapamadıkları da önemli insanın. Ezberletilmiş gibi aynı kelimelerle, hatta cümlelerle, konuşuyor birçok insan. Söylenen yalanlardan verilen öğütlere kadar başkalarının sözleri. İşin kuralı bu olsa deyip kendimizi kaptırdığımız zamanlar olmadı değil hani.
Bilmenin yolu öğrenmekten geçer. Şirketimizin mottosu bu olmalı. Öğrenmenin yolu da uygulamaktan. Devamlı öğrenme ve öğrendiğini uygulama. Pratisyen dedikleri bu olmalı ? Oysa hazır çalışanı bozmamak genel kanaat. Yeni yaparken bile var olanı, çalıştığı düşünüleni kopyalama eğilimi çok yaygın. Aslında doğru olanı referans almak. Değişimler ve yenilikler çok sert olmamalı. İteratif ve tutarlı olmalı. Uygulamaya geçmeyen bilgi, doğruluğu ölçeklenemeyen uygulama. İkisi de ölü doğmuş bebek. Bu arada size nasıl ölü doğduğumu anlatmış mıydım? Yaşlandıkça çenesi düşüyor insanın demek ki!
Uzun uzun anlatmaya çalıştığım, önceden hata yapmaktan korkmazdık. Ama insan korkaklar arasında kala kala korkaklaşıyorsa artık. İstikrar ve düzen uğruna yeni şeyler denemekten vazgeçiyoruz. Tehlikenin farkında mıyız ? Bilen Adam’ın kuruluş amacı Ar-Ge’ydi oysa. Denemeden, yanılmadan nasıl öğreneceğiz ?
Bu konuştuklarım, bazılarına fantazi gibi gelebilir. Hatta bıyık altından gülenler de olacaktır. Ben de farkındayım bir şirketin kolay dönmediğinin. Gelecek hiç bir paranın garanti olmadığı, giden paraların da ardı arkası kesilmediğinin farkındayım. Ama bu ikisinin arasını bulmak lazım. Gelişmiş ülkelerdeki başarılı ve köklü şirketlere bakıyorum Ar-Ge her daim gündem de ama hiçbir zaman şirketin tümü Ar-Ge yapmıyor. Bir ağacın gövdesi gibi sağlam bir şirket kültürü üzerine uç dallar gibi gelişmeye açık Ar-Ge kolları uzanıyor. Güzelim memleketim de ise kesilmiş ağaç kütükleri ile daha kök salamadan kırılmış fideler arasında kalmış bir iş dünyası.
Ölüm korkusu ile yaşamayı unutmamak gerekiyor. Tohumunu bu yıllarda attığımız Bilen Adam’ın bizim kabuklarımızı kırıp göklere uzanan bir çınar olması dileğiyle önümüzdeki üç yıl için bir çalışma planı yaptık. Biz yola koyulduk, gerisi Allah’tan…
This is business, nothing personal
Gotfather filminin hayatımıza kazandırdığı klişe laflardandır kendisi. Mealen “Bu iştir efendim, kişiselleştirmeyin…”
İşe adanmış hayatlardan bizimkisi de. Daha doğrusu tutunulan her dal kırılmışken elle tutulabilen son argüman iş kalmıştır bu fani hayatımızda. Geçen günlerde okuduğum kısa bir öykü üzerine son bir kaç gündür aklıma takıldı. Bu hayat sadece iş üzerine kurulmalı mı ? Lafı daha fazla uzatmadan öyküyü aktarayım…
“Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler. Sohbet, sonunda “işin ve hayatın stresinden şikâyete” döner.Misafirlerine çay ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde çay ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik çay bardakları ile gelir. Herkes bir bardak seçince, profesör şöyle söyler : “Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı. Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki, bardağın kendisi çayın kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. Hepinizin aslında istediğiniz çaydı, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız. Şunu bir düşünün: Hayat çaydır. İş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayatı tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de. Bazen sadece bardağa odaklanarak Tanrının sunduğu çayın tadını çıkarmayı unuturuz. Lütfen, Çay’a odaklanın, çayınızın kokusuna, tadına, ısısına …..yani çayı (hayatı) farkındalıkla yudumlayın ! Yoksa içtim (sağa sola bakarken) bir şey anlamadım dersiniz… En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.”
Ne alaka diyebilirsiniz ilk başta! Dediğim gibi bir kaç gündür üzerine düşündüğüm bu mevzuda, aklıma godfather filminden o ünlü klişe geldi. Hayatın kendisine odaklanamadığımız da, hayatın dışında tutunacak dallar arıyoruz. Sorulan her yanlış soru gibi bu da doğru cevap üretmiyor. İster profesyonellik deyin, ister mesleki adanmışlık, yaptığımız işi hayatımızın merkezine yerleştirmek son günlerde kitleler tarafından sıkça başvurulan pratiklerden. Bir sonraki adım da, hayatımızın merkezine yerleştirdiğimiz işimizi kişiselleştiriyoruz. Paketin , iş hayatının, içerisine dahil olan her türlü başarıyı ve başarısızlığı da benliğimizde hissediyoruz. İşler iyiyken bir sorun yok aslında ama işler kötüye gidince durum bunalımlara kadar uzanıyor. Hepimiz çok iyi biliyoruz (bilmeliyiz) ki, bu denklemde tek değişken biz değiliz. Ve hatta ne başarılarımız mutlak başarı, ne de başarısızlığımız mutlak.Çağımızın hastalıklarından mükemmeliyetçilik te eklenince üzerine, ciddi piskolojik çelişkiler içine çekiliyoruz.
Mesleki adaba ve özene saygısızlık değil amacımız. Çok eskiden ahiliğin yaygın olduğu, sanatların ve zanaatların ustadan çırağa geçtiği, bilginin ve tecrübenin bu kadar hızlı yayılamadığı zamanlarda, bir mesleğin bir ömre yayıldığı günlerde bile insanlar tüm başarıları kendilerinden bilip övünmemişler ve ya her mağlubiyette yıkılıp mahvolmamışlardır. Nasip, kısmet, kader ve kıymet… zamanlarıymış o günler. Şimdi ise zaman değişti. Değer yargıları, başarı ve ya başarısızlığın ölçüleri, ama belki de en çok insan değişti. Daha aç gözlü, daha kibirli, daha sinirli olduk.
Rekabet ve yarışma ruhu hayatımızın her alanına yayıldı. İşin kötüsü birincilikten başka hiçbir dereceyi de gözümüz görmez oldu. Malum iki kişiden bile en çok bir birinci olabildiğine göre en az bir kaybeden yarattık. Kaybedenler ve yenilgiler çoğaldıkça kendimize savunma mekanizmaları geliştirdik. Eleştiri kültürümüz değişti. Kendimizi güvende hissettiğimiz her noktada ölesiye eleştirdik. Siyah beyaz baktık dünyaya. Hiçin bile yoktan fazla olduğunu görmezden geldik. En çokta kendimizi yıprattık. Kendimizi tükettikten sonra elimiz en yakındakilere uzandı. Önce kendimizi sonra da çevremizi daha mutsuz ettik.
Onur Ünlü nün bir röportajında çok güzel özetlemişti. “Çok fazla ciddiye alıyoruz kendimizi“. Bu yüzden yaptığımız her şeyi çok abartıyoruz. Her başarımızı taaaa Everest’in tepesinde kutluyoruz. Her başarısızlığımız da en dipler de yaşıyoruz. Yalnızlaştırıyoruz kendimizi. Çağımızın bir diğer hastalığı asosyallik te bence buradan kaynaklanıyor. Suçu sadece iletişim teknolojilerinde aramamalıyız. Hata yapmaya, öğrenmeye hiç fırsat tanımıyoruz. Hata yaptığımızda ise reddedip üstünü örtmekle o kadar meşgulüz ki, ders almak için ayağımıza kadar gelen fırsatı tepiyoruz.
Gene bir klişe ile bitirelim muhabbeti. “Leave the gun, take the cookies”
siz ne alaka demeden bırakalım bu silahı, kavgayı falan, bozmayalım tadımızı. Kurabiye ile süt olsa ne güzel giderdi bu saatte.
Sosyal !