This is business, nothing personal

Gotfather filminin hayatımıza kazandırdığı klişe laflardandır kendisi. Mealen “Bu iştir efendim, kişiselleştirmeyin…”

İşe adanmış hayatlardan bizimkisi de. Daha doğrusu tutunulan her dal kırılmışken elle tutulabilen son argüman iş kalmıştır bu fani hayatımızda. Geçen günlerde okuduğum kısa bir öykü üzerine son bir kaç gündür aklıma takıldı. Bu hayat sadece iş üzerine kurulmalı mı ? Lafı daha fazla uzatmadan öyküyü aktarayım…

“Bir grup kariyer yolunda ilerleyen yeni mezun, eski üniversitelerindeki profesörlerini ziyaret için bir araya gelirler. Sohbet, sonunda “işin ve hayatın stresinden şikâyete” döner.Misafirlerine çay ikram etmek isteyen profesör mutfağa gider ve yanında büyük bir termos içinde çay ve porselen, plastik, cam, kristal olmak üzere değişik tarzda ve ucuz görünenden, pahalı ve hatta çok özel olanlarına kadar değişik çay bardakları ile gelir. Herkes bir bardak seçince, profesör şöyle söyler : “Fark ettiyseniz, tüm pahalı görünen bardaklar alındı ve geriye ucuz görünümlü, sade bardaklar kaldı. Kendiniz için en iyi olanı istemeniz normal olsa da, bu sizin stresinizin ve problemlerinizin kaynağı aslında. Emin olun ki, bardağın kendisi çayın kalitesine hiç bir şey katmaz. Çoğu zaman, sadece daha pahalıdır ve hatta bazı durumlarda da içtiğimizi saklar. Hepinizin aslında istediğiniz çaydı, bardak değil, ama bilinçli olarak en iyi bardaklara yöneldiniz ve sonra birbirinizin bardağına bakmaya başladınız. Şunu bir düşünün: Hayat çaydır. İş, para ve toplumdaki konumunuz da bardaklar. Onlar hayatı tutmak için sadece araçlardır ve seçtiğimiz bardak yaşadığımız hayatın kalitesini belirlemediği gibi değiştirmez de. Bazen sadece bardağa odaklanarak Tanrının sunduğu çayın tadını çıkarmayı unuturuz. Lütfen, Çay’a odaklanın, çayınızın kokusuna, tadına, ısısına …..yani çayı (hayatı) farkındalıkla yudumlayın ! Yoksa içtim (sağa sola bakarken) bir şey anlamadım dersiniz… En mutlu insanlar her şeyin en iyisine sahip değildirler. Sadece her şeyin en iyi şekilde tadını çıkartırlar.”

Ne alaka diyebilirsiniz ilk başta! Dediğim gibi bir kaç gündür üzerine düşündüğüm bu mevzuda, aklıma godfather filminden o ünlü klişe geldi.  Hayatın kendisine odaklanamadığımız da, hayatın dışında tutunacak dallar arıyoruz.  Sorulan her yanlış soru gibi bu da doğru cevap üretmiyor. İster profesyonellik deyin, ister mesleki adanmışlık, yaptığımız işi hayatımızın merkezine yerleştirmek son günlerde kitleler tarafından sıkça başvurulan pratiklerden. Bir sonraki adım da, hayatımızın merkezine yerleştirdiğimiz işimizi kişiselleştiriyoruz.  Paketin , iş hayatının, içerisine dahil olan her türlü başarıyı ve başarısızlığı da benliğimizde hissediyoruz. İşler iyiyken bir sorun yok aslında ama işler kötüye gidince durum bunalımlara kadar uzanıyor. Hepimiz çok iyi biliyoruz (bilmeliyiz) ki, bu denklemde tek değişken biz değiliz. Ve hatta ne başarılarımız mutlak başarı, ne de başarısızlığımız mutlak.Çağımızın hastalıklarından mükemmeliyetçilik te eklenince üzerine, ciddi piskolojik çelişkiler içine çekiliyoruz.

Mesleki adaba ve özene saygısızlık değil amacımız. Çok eskiden ahiliğin yaygın olduğu, sanatların ve zanaatların ustadan çırağa geçtiği, bilginin ve tecrübenin bu kadar hızlı yayılamadığı zamanlarda, bir mesleğin bir ömre yayıldığı günlerde bile insanlar tüm başarıları kendilerinden bilip övünmemişler ve ya her mağlubiyette yıkılıp mahvolmamışlardır. Nasip, kısmet, kader ve kıymet… zamanlarıymış o günler. Şimdi ise zaman değişti. Değer yargıları, başarı ve ya başarısızlığın ölçüleri, ama belki de en çok insan değişti. Daha aç gözlü, daha kibirli, daha sinirli olduk.

Rekabet ve yarışma ruhu hayatımızın her alanına yayıldı. İşin kötüsü birincilikten başka hiçbir dereceyi de gözümüz görmez oldu. Malum iki kişiden bile en çok bir birinci olabildiğine göre en az bir kaybeden yarattık. Kaybedenler ve yenilgiler çoğaldıkça kendimize savunma mekanizmaları geliştirdik. Eleştiri kültürümüz değişti. Kendimizi güvende hissettiğimiz her noktada ölesiye eleştirdik. Siyah beyaz baktık dünyaya. Hiçin bile yoktan fazla olduğunu görmezden geldik. En çokta kendimizi yıprattık. Kendimizi tükettikten sonra elimiz en yakındakilere uzandı. Önce kendimizi sonra da çevremizi daha mutsuz ettik.

Onur Ünlü nün bir röportajında çok güzel özetlemişti. “Çok fazla ciddiye alıyoruz kendimizi“. Bu yüzden yaptığımız her şeyi çok abartıyoruz.  Her başarımızı taaaa Everest’in tepesinde kutluyoruz. Her başarısızlığımız da en dipler de yaşıyoruz. Yalnızlaştırıyoruz kendimizi. Çağımızın bir diğer hastalığı asosyallik te bence buradan kaynaklanıyor. Suçu sadece iletişim teknolojilerinde aramamalıyız.  Hata yapmaya, öğrenmeye hiç fırsat tanımıyoruz. Hata yaptığımızda ise reddedip üstünü örtmekle o kadar meşgulüz ki, ders almak için ayağımıza kadar gelen fırsatı tepiyoruz.

Gene bir klişe ile bitirelim muhabbeti. “Leave the gun, take the cookies” :) siz ne alaka demeden bırakalım bu silahı, kavgayı falan, bozmayalım tadımızı. Kurabiye ile süt olsa ne güzel giderdi bu saatte.

0

Önce sigarayı bırakmak, sonra da işi

Bu aralar girişimciler sardı dört bir yanımı. Konferanslar, çalıştaylar, yazılar, siteler…. Hele rahmetli Steve Jobs’da göçünce bu diyarlardan, ülkemizde pekte yaygın olmayan garajlarımıza diktik gözümüzü nasıl şirket kurarız diye. Allah’tan ben/kendim/şahsım o dönemleri atlattım, ya da en kötü ihtimalle atlattığımı zannediyorum. Çünkü ne kadar yüksek yönetici olursanız olun, bir şirkette çalışmak ile bir şirketin sahibi olmak arasında en azından “mind set” dedikleri bir düşünce alt yapısı farkı var. Bu aralar girişimci kelebekleri amcalar da bas bas bunu bağırıyor.

İşinizde ne kadar iyi olursanız olun, ne kadar profesyonel olursanız olun, ne kadar tanınmış ve tecrübeli olursanız olun herhangi bir çözümü şirket haline getirmek için geçmeniz gereken çetrefilli bir yol var. Bu yolun başlangıcı benim için 2010 yılı ağustos ayında başladı. Önce sigarayı bıraktım. Sigarayı bırakmak benim içinde bulunduğum ve rahatsızlık veren yaşam dediğim şartlara verdiğim ilk reaksiyondu. Aslında sevdiğim bir ortamda, sevdiğim ve saygı duyduğum insanlarla, yapmak istediğim işi yapıyordum.

Problem, benim düşünce yapım ve yaşam tarzımdaydı. Ne kadar zorlarsam zorlayayım ne sağlık durumum, ne sosyal yaşantım, ne de iş verimliliğim artıyordu. O düzen içerisinde duvarlara tosladığımı hissediyordum. Mükemmeliyetçilik, mühendislik ve günde içilen 2-3 paket camel soft sigara paketi arasında sıkışan bir hayat. Dediğim gibi önce sigarayı bıraktım. Sağlam kafa , sağlam vücut denkleminde işlerin giderek kötüleştiğini görmek için uzman doktor olmaya gerek yoktu.

Ama değişim bu kadarla da kalmayacaktı. Beyne oksijen gittiğinden midir ne, içinde bulunduğum şartlar altında bu işin daha fazla devam ettirilemeyeceğini düşündüm. Tabiki en kolay yoldan yurt dışına kaçıp kurtulmak ilk tercihim oldu. Avrupa’dan Kıbrıs’a kadar bir takım alternatifleri değerlendirmeye çalıştım. İşten ayrılıp önce 15 gün bilgisayarlardan uzağa gittim. Sonrasında yurt dışı alternatiflerini devreye aldım. Başvurular, görüşmeler falan filan. Bu arada boşta kalmamak için küçük bir danışmanlık işine başladım.

Yavaş yavaş yurt dışı umudu sönerken, külahımı önüme koyup iş hayatımdaki problemleri içine doldurdum. Sanırım kaçacak kapı kalmayınca problemlerimle yüzleşebilmiştim. Bazı problemler için çözümler kendiliğinden ortaya çıkarken bir kısmı için elimdeki enstrümanların yetersiz olduğunu gördüm. Bu kafa yapısıyla bu işlerin içerisinden çıkmak çok zordu. Sanırım işçi gibi değil de , bir patron gibi düşünmeye başladığım ilk zamanlar oydu. Yanlış anlaşılmasın sınıf farklarından bahsetmiyorum, belkide bahsediyorumdur, düşünce yapımın yetersizliğine en samimiyetimle yaklaştığım dakika o olmuştu.

Bir kere aylık şu kadar kazanıç/gider yerine yıllık bazda düşünmüştüm. Aylık geliriniz 5-6 bin bile olsa bu yılda 60 -72 bin gelir demek. on yılda 600 – 750 bin yapar. Ama siz hiçbir şekilde bunun yarısını bile bir araya getiremezsiniz. Ne kadar tasarruflu olursanız olun en fazla bir ev, evet burada bir evi küçümsüyorum, belki birer araba, çocuğun okul taksitleri, taksitler, taksitler… 25/30 yaşına kadar yüksek lisanslar dahil nice okullar bitiren iki yetişkinin bundan daha fazlasını başarabilmesi gerekir. Neyse insanların yaşam felsefelerini eleştiren bir adamın önce kendi elindekilere bir bakması lazım. Bunca yıl ne yaptım diye.

Aslında ben de tam da bunu yaptım. Şöyle kesemdekileri önüme döktüm, tam da problemlerin yanına. Şimdiye kadar edindiğim birikimleri, iş bilgisi, bağlantılar, çözümler…. bir legonun parçaları gibi birleştirerek, insanların erişebileceği, maddi ve manevi yatırım haline getirip kar edebilecekleri çözümler/hizmetler şekillendirmeye çalıştım. Tıkalı kanalları açmaya, verimliliği arttırmaya ve en önemlisi sadece kendi iş gücümü/bilgi birikimimi değil, başka insanların da kaynaklarından da faydalanabilmenin yollarını araştırdım.

Gelinen nokta mı ? Bu bir süreç, gelinen nokta da bu süreç içerisinde geçmeyi düşündüğüm/umut ettiğim noktalardan birisi. Şimdiye kadar işler yolunda gitti. Öğrenme, geliştirme ve ilerleme ise devam ediyor…. Aynen olması gerektiği gibi… Ben de işçi piskolojisinden sıyrılıp, yeni düşünce pratikleri ve davranış refleksleri geliştiriyorum… Aynen olması gerektiği gibi…

Marş motoru döndü, motor ilk hareketini aldı, şimdi rolantiyi koruyup hareketi arttırmakta sıra, sonrası malum vitesler falan filan. Ama çarkların dönme enerjisi hareketi ciddi şekilde kolaylaştırıyor. Eeee ne de olsa  ilk acemilik vücuttan atılıyor….

0

Karayel Foto Galeri

Tarih  :  14 Ağustos 2011
Yer     :  Orta Doğu Teknik Üniversitesi
Foto   :  Hakan Sevimli

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

Hyosung GV650, Karayel

0